Bitişleri Kutlamak

Standart

fengshuinedenuyguluyoruz.widec

Yeni bir yıl geliyor, yeni heyecanlar , beklentiler, hedefler var aklımızda, gönlümüzde. Başlangıçları genelde seviyoruz da, bitişlerle, kapanışlarla nasılsınız? Hoş geldin demeden, hoşa kal diyebiliyor musunuz?

Bir şeyin başlayabilmesi için, bir şeyin de bitmesi gerekli oysa. Biteni uğurlamakta, yaşanmış olan deneyimi fark edip, hakkını verip onurlandırmak da bence çok önemli. Bitene de vakit ayırıp, bu deneyimde neler yaşadık, neler kazandık, neler kaybettik, hangi hayaller gerçekleşti, neler hayal kırıklığı oldu bakabilmek de gerekli. En önemlisi de iyisiyle, kötüsüyle bu deneyimden ne öğrendik?

Adı üzerinde hoşça kal, güle güle diyerek uğurlayabilmek. Bitişleri de kutlayabilmek, döngülerimizi hakkını vererek kapatabilmek dileğiyle.

 

Bir Değil, Her Gün 23 Nisan Olsa

Standart

cocuklar

Bu sabah kalktığımdan beri bir duygu yoğunluğu içindeyim. Gözyaşlarım böyle hazır nazır bekliyorlar en ufak bir şeyde akmak için. Ne oluyor diye bakıyorum, neyin duygusallığı bu? Bol bol minnet var çocuklara verilmiş bu güne. O zaman dedim, yazmak lazım, çocuklar için.

Çocuk deyince benim için sadece akan sular değil, tüm sular duruyor. Çok hassas olduğum bir konu. Nitekim verdiğim eğitimlerden  en çok onlar için verdiğim ebeveynlik eğitimlerinde duygusallaşıyorum. İnanıyorum ki çocukların eğitilmesi önce ebeveynlerinin eğitiminden geçiyor. Çünkü çocuklar bu dünyaya zaten tastamam, sapasağlam geliyorlar. Yine biliyorum ki bizlerin de bugün yaşadığımız birçok şeyin kökleri yine kendi çocukluğumuza gidiyor.

Öyle bir dünya istiyorum ki tüm çocuklar güçlendirilmiş olsun. Önemsensin, bir birey olarak kabul edilsin ve saygı duyulsun. Anlıyorum ki bugünün , 23 Nisan’ın onlara verilmesinin altında da bu yatıyor zaten. Bunu farkettiğimden bugünkü duygusallığım.

Gandhi demiş ya ‘görmek istediğin değişim, sen ol’ diye. Çocuklarımızda görmek istediklerimizi önce biz onlara gösterelim. Dürüst ol demeden, biz dürüst olalım. Bana saygılı ol demeden, biz de onlara saygı gösterelim. Bizi dinlemelerini istiyorsak önce biz onları dinleyelim. Ne istiyorlar, ne hayal ediyorlar, neyden korkuyorlar. Yargılamadan, merak ederek dinleyelim onları, saygıyla, kabul ederek.

Olumlu, olumsuz etiketlerle onların sırtlarına bir dolu beklenti yüklemeyelim. Koşullara bağlamayalım onların varlığını. Koşulsuz şartsız var olduklarını kabul edelim. Hep güçlü ol, hata yapma, mükemmel ol, hep başarılı ol demeyelim. Hata da yapabilsinler, kendilerine suçlamadan, utanmadan öğrensinler hatalarından. Düştükleri zaman kalkmakta zorlandıklarında bilsinler, bizim elimizin isterlerse yanı başlarında olduğunu. Onlar isterlerse uzatalım ellerimizi.

İstiyorum ki bizim yapmak isteyip de yapamadıklarımızı onlara diretmeyelim. Onlar ne istiyor acaba diye merak edelim. Bize uymasa, ters gelse de destek olalım hayallerini gerçekleştirmeleri için. Hatırlayalım bu hayat onların, kendileri inşa edecekler. Bizim çocuklarımız olmaları, bizim hayallerimizi gerçekleştirecek olmaları demek değil.

İşte benim hayalim böyle bir dünya yaratmak tüm çocuklar için. Işıklarının hep parlayacağı bir dünya. Bir değil, her günün 23 Nisan olacağı bir dünya.

Başarmak mı Öğrenmek mi?

Alıntı

IMG_0248

Güzel keyifli bir kitap okumak gibisi yok benim için. Alıp beni uzak diyarlara sürükler, hayal ettirir, karakterlerin içinde dışardan bir gözlemci gibi gezdirir, hatta bittiğinde bile uzun zaman etkisinde kalıp, ‘şimdi ne yapıyorlar acaba’ diye merak ettiğimi bilirim. Uzunca bir süredir daha çok gelişim alanında kitaplar okuduğum içindir, bir romanın verdiği bu tatlardan farklı tatlar alıyorum. Ve yine de onlarda bile yazarın başından geçenleri, çıkarttığı öğrenimleri, bakış açılarını, nasıl bu noktaya geldiğini merak ederek okuyorum.

Şimdi de elimde dün aldığım ve bitirdiğim Oprah Winfrey’in ‘Artık Biliyorum’ kitabı var. Zaten çok beğendiğim, takdir ettiğim bir kadındır kendisi. Bir yaşama sıfırdan başlayıp, onca başarıyı sığdırmak. Evinde TV bile olmayacak kadar yoksulluktan çıkıp, Amerika’nın en çok izlenen programını, kendi şov programını çeyrek asır yapmak, medya patronu olmak, yüzyılın en etkili kadınlarından biri seçilmek. Kitabını okudukça farklı taraflarını da keşfettim. Kendisine sürekli bakma cesareti gösteren, yaşadıklarından öğrenimlerini derinleştiren, kendine inanan, zayıflıklarını göstermekten çekinmeyen, onlardan hayat dersleri çıkartabilen taraflarını. Okurken ben de yazsam tam da böyle söylemek isterdim derken buluyorum kendimi. Neler yaptığını biliyordum da, artık nasıl yaptığını da öğrenmiş oldum.

Bir kez daha görüyorum ki, hangi noktaya gelirsek gelelim, gelişimin sonu yok. Ben artık oldum, geldim, vardım, erdim denilecek bir nokta yok. Düşmeler, başaramamalar, hayal kırıklıkları olmaya devam edecek hayatımızda. Önemli olan onlardan ne öğrendiğimize bakabilmek. Kendimizi ya da başkalarını suçlamak yerine, bu bana ne öğretmek için karşıma çıktı, kendimle ilgili ne öğrenmem gerekiyor, şimdi olsa ne yapardım, bundan sonra ne yapabilirim diye sorabilmek. Kaldığımız yerden kalkıp, tozları silkeleyip, yolumuza devam edebilmek. Her gün yeniden başlamak için bir fırsat.

O zaman yazıyı da yine Oprah’ın sözleriyle bitirelim. ‘Olacağınız kişi, şu anda olduğunuz kişiden gelişecek. Bu yüzden aldığınız dersleri, hataları ve başarısızlıkları geleceğe doğru birer atlama tahtası olarak görmeyi öğrenmeniz doğru yönde gittiğinizin açık bir işaretidir.’

 

Yaşamda denge

Alıntı

Life is bicycle

‘Hayat bisiklet kullanmak gibidir. Dengede kalmak için yolunuza devam etmeniz gerekir’ demiş Albert Einstein.

Kendisini yıllarca lisede bilimadamı olarak tanıdım.  Ancak yıllar sonra filozof tarafını keşfettim Einstein’ın. Ve de bayıldım. Verdiğim eğitimlerde de sık sık kulaklarını çınlatır oldum ondan beri. Sanırım yazılarımda da atıflarda bulanacağım kendisine.

Denge deyince aklınıza ilk ne geliyor? Dengemi bulmak için bekleyeyim ki herşey tastamam yerli yerine otursun diyeceğimiz bir şey değil denge. Aksine ilerledikçe, yol aldıkça kendisini bulan, durduğumuzda da kaybedebildiğimiz birşey. ‘Tamam şimdi dengede oldum’ dediğimiz anda yaşamda birşey değişiyor, ve yine kaybedebiliyoruz dengemizi. Çünkü yaşam dinamik, ilerliyor. Hareket gerektiriyor. Dengemizi koruyabilmek için bizim de onunla birlikte harekete devam etmemiz, ilerlemiz gerekiyor. İlerledikçe bazen büyük, bazen de küçük ayarlar yaparak.

 

Çocukluğumuzun bugünümüze etkileri

Video

Çocukluğumuzda yaşadıklarımızın bugünümüze nasıl etkileri oluyor? Oynadığımız oyunlar sadece geçmişte mi kaldı, yoksa halen oynuyor muyuz? Geçmişten aldığımız mesajlarla bugünümüzü nasıl şekillendiriyoruz? Çocuklarımıza nasıl mesajlar vererek onların da geleceklerini şekillendiriyoruz?  Sevgili Emel Hoca Nacar’ın ‘Yaşama Sanatı’ programına   konuk olduğum sohbeti izlemenizi tavsiye ederim Okumaya devam et

Orijinal Olarak Geldiğin Bu Dünyadan Kopya Olarak Gitme

Görsel

IMG_2607

Biraz otantiklik üzerine yazayım istedim. Tam da kızlarımın  oyun oynamalarını seyrederken düştü aklıma. Çocukların yanında, onların doğal  hallerine şahitlik etmek, kendilerine verebildikleri izinleri görmek gerçek olmayı, kendin gibi olmayı çağrıştırması kaçılnılmazdı zaten. Zira otantik olma, orijinalliğini koruyabilmek demek. Başkalarını memnun etmeye çalışmadan, beğenilme derdine düşmeden, performans kaygısı duymadan kendi gibi olabilmek. Mış gibi davranmamak, taklit etmemek, mükemmel olamamanın mükemmelliğini yaşayabilmek demek. Tüm bunlar için de tabi cesur olmak demek.

Bu hafta bu konuda yazmak fikri oluştuğu andaki ilk tepkim, biraz daha kurcalayım, okuyayım, araştırayım da güzel bir şeyler çıksın ortaya oldu. Allaha şükür, tam da bu noktada bip sesini duydum. Çünkü performans göstermeye çalışmak, beğenilme arzusu, mükemmel yapma isteği, tam da otantikliği öldüren şeyler. Ne zaman çelişki ki, kabul görme, temas alma, ait olmak aynı zamanda bizim en temel psikolojik ihtiyaçlarımız. Bebeklikten süregelen, yaşayabilmemizi sağlayan ihtiyaçlar. Bu temel ihtiyaçları karşılama çabamızdan, ya da karşılayamazsam korkusundan dolayı da çocuklukta en orijinal halimizle geldiğimiz bu dünyadan birer kopya olarak gidiyoruz bir çoğumuz. Başkalarının bizim için yazmış olduğu senaryoları oynayarak hem de. Kendi senaryonu yazabileceğinin farkına bile varmadan-çünkü onun beğenilmeme ihtimali var!

İşin umut verici tarafı şu: Sevgili Brene Brown’un o meşhur araştırmaları sonucunda diyor ki, ya otantiksin ya da değilsin diye bir şey yok. Birisi ya doğaldır, hep doğaldır ya değildir diye bir şey yok yani. Otantik olma hali, diğer birçok olma hali gibi seçilebiliyor. Niyet ediyorsun, duygunu fark ediyorsun, onunla kalmaya izin veriyorsun kendine, ve bence en önemlisi de başkalarının da senin o duygunu, o halini görmesine izin veriyorsun. Her gün, her saat, her an deneyimlenecek, olmadığında farkedip, tekrar deneme cesareti gösterilecek bir yer. Doğal olmaya çalışmak, doğallıkla ters düşer gibi gelirdi bana oysa ki. Şimdi görüyorum ki, doğalmış gibi yapmak, doğalı oynamaya çalışmak doğal olmakla çelişen. Nasıl olman, nasıl gözükmen gerektiğini bırakıp, nasıl olduğunla kalman gerekecek yer orası. Sevilmeme riskini alabilmek demek. Ve işin enterasan tarafı, yine araştırmalar gösteriyor ki, kendi gibi olan, hatalarını, yapamadıklarını dile getirebilen insanlar, mükemmel olmaya çalışan, kusurlarını göstermeyenlerden daha fazla seviliyor. İnsanlara daha gerçek, daha yakın geliyor. Ve her zaman sizi sevmeyen, hatta gıcık olan birileri de olabilecektir bu dünyada. Tıpkı sizin de olduğu gibi…

Peki doğal olma seçilebiliyor da, bazen doğal halimizde ne vardı, biz gerçek halimizde kimdik onu da bilmiyoruz. Hani bilsem olacağım da, bilmiyorum gibi. Önce bir düzelme yapayım. Bilmediğimizi zannediyoruz, aslında biliyoruz da hatırlamıyoruz. Çünkü en gerçek, en doğal, en maskesiz, en özgün, en orijinal halimiz çocukluğumuzdaki hallerimiz. Hatırlayın nasıl bir çocuktunuz, nasıl izin veriyorsunuz doğallığınızı yaşamanıza, aklınıza geleni nasıl söyleyebiliyordunuz, hata yaptığınızda nasıl kalkıp devam edebiliyordunuz, canınız istemediğinde nasıl hayır diyebiliyordunuz, istediğinde de nasıl yılmadan bırakmıyordunuz ipin ucunu, nasıl giyiniyordunuz, nasıl oynuyordunuz. Eski resimlerinize dönün bakın, gidebildiğinizi en eski anılarınızı hatırlayın, ilk gelen sahnelere dikkat edin. Merak etmeyin, hepsi duruyorlar hafızanızda. İzin verin o minik çocuk yine çıksın ortaya, size rehberlik etsin. O biliyor yolunu.

Bir başka ipucu da yine kendi dürtülerinizden geliyor. Bir davranış, talep, olayla karşılaştığınızda ilk anda ne hissediyorsun, ne yapmak geliyor içinden. Sevdiğin bir müzik çaldığında kalkıp dans etmek mi istiyorsun? Hayır demek istediğin bir talep geldiğinde, ağzından istemsiz ‘tamam, peki’ çıkmadan önceki halin sana aslında ne diyor? Yukarda yazdığım o ilk gelen duyguyu farketmek, onu manipüle etmeden onunla kalmak ve karşındakiyle onu ham haliyle paylaşabilmek. Doğal halinizi, gerçeğinizi sakladığınızda, o içerde bir yerlerde yok olmuyor maalesef. Tam tersi onu açmamış olmamız, iç sese dönüşüp, sizin öz değerinizi yiyip bitirmeye başlıyor. Gerçek halinizi, sevilmek için güvende kalmakla takas ettiğinizde, elinize geçecek olası sonuçlar endişe, depresyon, yeme bozuklukları, kendini suçlama, pişmanlık, bağımlılık, yas. E pek karlı bir alışveriş sayılmaz bence. Mandela’nın çok beğendiğim bir sözü var: Pişmanlık, zehiri içip, sonrada onun düşmanını öldürmesini ummaktır.

Hepimiz için özlemim ne biliyor musunuz? Cummings’in dediği gibi ‘Bizi sürekli kendimiz dışında her şey olmaya bu zorlayan bir dünyada, kimse değil, sadece ve sadece kendimiz olmaya çalışmak’. Gerçek olmak ve öyle de kalmak . Her an yine yeniden gerçek olmayı seçebilmek. O koca kopya dünyaya karşı durarak ‘Aslı Gibidir- değil, Aslıdır diyebilmek’ . Orijinal olarak geldiğimiz bu dünyadan, kopya olarak gitmemek